Türkiye'den basın özgürlüğü masalları


Freedom House tarafından her yıl yayınlanan basın özgürlüğü raporunda, Türkiye uzun süre sonra basın özgürlüğü olmayan ülkeler statüsünde. Hükümet yanlısı arkadaşlarımızın görüşleri ve tabi ki hükümetin görüşleri bunların Türkiye'nin yükselen gücünü çekemeyen dış güçlerin oyunu şeklinde algılıyor. 

İnsanların bu ülkede basının özgür olmadığını basın yoluyla bile söylemekten korktuğu bir dönem yaşıyoruz. Dışarıdan bakınca, Sabah, Star v.b. gazetelerde çalışan gazetecileri Türkiye'de basının özgür olduğu yalanına inandığını düşünebilirsiniz. Ama ne yazık ki işin iç yüzü öyle değil. Gerçek anlamda bu kurumlarda çalışan insanlar koridorlarda, çalıştıkları ortamlarda, çay kahve molasında basının ne hale geldiğini düşünüyorlar. Düşündüklerini yazamamanın verdiği mutsuzluğa rağmen, işsizliğin sürekli kol gezdiği meslekte para kazanacak bir kapı bulmuş olmakla yetinmek zorunda kalıyorlar. 

Onlarda mesleklerini yapamadıklarının farkında. Ama bir yandan da bir gazetecinin en önemli özelliklerinden birinin iyi yalan söyleyip bunu gerçek gibi satabilmesi olduğunu da biliyorlar. Kalemini sorgusuz sualsiz satan bu arkadaşlar, kendilerince büyük işler başardıklarını düşünüyorlar ne yazık ki. Bugün dünya basın özgürlüğü günü ve ne yazık ki bu gün Türkiye'deki çoğu gazeteci için hiçbir anlam içermiyor. 

Şöyle bir Türk gazeteciliğini incelemek gerekiyor. Türk gazeteciliği ya siyasal anlamda kamplara ayrılmaya başlamış ya da ciddi anlamda haberin içeriğini boşaltan içerik paylaşımına odaklanmaya başlamış durumda. Bir tarafta iktidarın yayın organı görevi gören bir değil birden çok gazete ve televizyon. Bu gazetelerde yayınlanan haberler, bu televizyonlarda gösterilen en basit haberler bile iktidarı nasıl daha meşrulaştırırız kaygısında. Bir muhabir karşısındaki kişiyle röportaj yaparken ister istemez kendi ya da gazetesinin duruşunu yansıtacak yönlendirmeler yapar. Ama röportaj yapılan kişinin seçiminden, muhabirin sorduğu sorulara ve bu haberin sunumuna kadar bir algı yönetimi olduğu zaman iş başka yerlere gidiyor demektir. Türkiye'de basın özgürlüğü kavramını ortadan kaldıran durumlardan biriside budur. Hükümete yakın olmamasına rağmen, kafasında bunu yaparsak hükümet kızar şeklinde bir şablon olan gazetecinin de bağımsız çalıştığını söylemek abes olacaktır. 

Ama işte muhalif yayın yaptığını söyleyen gazetelerin tavrını da eleştirmek lazım. Evet gerçekleri yazıyor olabilirsiniz ama bu gerçeklerden işinize geleni seçmeyi onu okuyucunun, izleyicinin gözüne sokma hakkını size vermez. Türkiye'de egemen olan muhalif medya modeli bu şekilde ne yazık ki. Daha önce yazmıştım, Uğur Mumcu'nun öldürülmesinden sonra bu ülkede sorgulayan, araştıran gerçek ne olursa olsun yazabilecek cesareti olan gazetecilik değer kaybetti. İşini bu şekilde yapmak isteyen gazeteler, internet siteleri ve televizyonlar hala var. Buna rağmen gerçek gazeteciliğin halen değer kazanabilmiş olduğunu düşünmüyorum. Ve bunu sadece muhalif olduğunu söyleyen medya için söylüyorum. Zaten iktidarı meşrulaştırma yarışı içinde olan medyaya bu konuda bir şey söylemek bile gereksiz. 

Gazeteciliği gereksiz ve önemsiz bir meslek olarak addeden sokaktaki adama ne demeli? Türkiye'de basının bu kadar güçsüz, hükümetler karşısında tutunamayan bir yapısı varsa bunda gazete okumayan Türk insanının da payı var. Eğer 75 milyonluk bir ülkenin en çok satan gazetesi 500 bin civarında bir satışa sahipse burada oturup düşünmek lazım. Evet gazetecilerinde düşünmesi lazım. Bu ülke insanının neden kendini gündemin dışına itmek istediğini düşünmesi lazım. Acaba sokaktaki adam mı gazete okumadığı için, haber dinlemediği için sadece Türk siyaseti üzerine yoğunlaşan bir gazetecilik var? Yoksa var oluşundan beri halka değil hükümetlere yakın olmayı adet edinmiş gazetecilik mi halkın basınla arasına mesafe koymasına neden oldu?

Böyle bakınca tavuk ve yumurta ilişkisi gibi dursa da, Türk gazeteciliği ne yazık ki çoğunlukla iktidara bağlı bir içerik üretimine bel bağlamıştır. Dünyada var olan güçlü yerel gazeteler Türkiye için geçerli değildir. Yerelin fazla yerel kalması ve sermayeye sahip olamaması bunun sebeplerinden biri. Her ne kadar internet, uydu v.b. yollarla yerel medya gücünü arttırmış olsa da bu artan güç halihazırda konvansiyonel medyaya alternatif olacak kadar etkin ve yetkin değil. Dünyanın en fakir ülkelerinde rastlanan bu tekdüzelik, tüm zenginleşme çabalarımıza rağmen kaderimiz olmaya devam ediyor. 

Bunun ana sebeplerinden birisi ise düşünmeyen, düşünce üretmeyen bir toplum olmamız. Türk medyasının yerel bağlamda güç kazanmaya başladığı dönemin 60-70 arası olması tesadüf değildir. Bu dönemde düşünce dünyasında yaşanan gelişmeler basınında güçlenmesine neden oluyor. Ama ne zaman darbe bu ülke aydınlarını ve düşünce yapısını bir silindir gibi eziyor işte o zamandan itibaren medya büyük sermayelerin kucağına tekrar düşüyor. (Evet belki çok kabaca ve yüzeysel oldu ama gerçek anlamda bir yazı dizisi olacak katmanlı ve derin bir konu. Bu yazıda temel olarak bile anlatamayacak kadar temel bir sorun.)Siyaset çoğu zaman medyadan şikayetçi olsa da bağımsız ve yerelden güç alan bir medyayı da hiçbir zaman istemeyecektir. Aslında bugün iktidarın kendi çevresini medya sermayedarı yapmasının da sebebi bu. Halen gazeteci olmaya, meslekte tutunmaya çalışan biri olarak meslektaşlarımın iktidarın emrinde çalışan kalemlere dönüşüyor olması içimi acıtıyor. Dahada acısı, iktidara yakın olmasa da başındaki sermayenin güç kaygısı nedeniyle otosansür uygulayan gazeteciler var bu ülkede. 

Şahsi olarak kalemini satmış bile olsa, ekmek parası için çalışan bir basın emekçisi benim için her zaman gazetecidir. Benim için gazeteci olmayan, ekranlara çıkan yüz bin dolarlar kazanan ve ekran önünde gazetecilik namusunu satanlardır. Ve ne yazık ki iktidarlar değiştiği zaman ağız değiştiren bu adamlar ve kadınlar yalan söylemeye, koltuklarını ve zenginliklerini korumaya devam ediyorlar. Kaybedenler ise üç kuruşa çalışıp emeğini harcayan ve kalemini çalıştığı kuruma satmak zorunda olan gerçek gazeteciler. 

Bir dünya basın özgürlüğü günü daha gerimizde kalıyor. Yarın kimse hatırlamayacak neler konuşulduğunu. Şimdiden Türkiye gündeminin alt sıralarına yerleşti bile. Bir yıl boyunca bu konuda kafa yoranlar dışında kimsenin umurunda olmayacak. Ne yazık ki bu işle geçimini sağlayan gazetecilerin bile. 

En son Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi'ni okurken hocalığımızı yapmış, Yasemin G. İnceoğlu'nun Canlı Gaste'de Freedom House raporu hakkındaki açıklamalarını paylaşmak istiyorum. Belki bu yazıda anlatamadığım her şeyi Yasemin hoca çok sade bir şekilde açıklıyor. Ne diyelim Dünya Basın Özgürlüğü günü hepimize kutlu olsun. Belki bir gün Türkiye'de de gerçek anlamda kutlayabiliriz. 

Canlı Gaste

Yorum Gönder

Görüşlerinizi paylaşın

Daha yeni Daha eski